Gönderen Konu: DR MUHAMMED BOZDAĞ ESERLERİ  (Okunma sayısı 805 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Emrehan

  • T.D.F. Gençlik Kolları
  • Administrator
  • Has Horoncu
  • *****
  • İleti: 1720
  • Teşekkür 152
  • Cinsiyet: Bay
  • Atın iyisine Doru, Yiğidin iyisine Deli derler...
    • Taka
DR MUHAMMED BOZDAĞ ESERLERİ
« : 01 Temmuz 2007, 14:45:14 »
Muhammed Bozdağ - Sevgi Zekası 

Başarı, hayatta huzur ve ilişkilerde dengedir. Sevgi, acıları bile tatlandırır; nefret, zevkleri bile acılandırır. Her büyük insan, evrensel bakabilen bir gönül geliştirmiştir.
İnsanlar dünyaya nur yüzlü, melek ruhlu geldiler. İlahi zamanlamaya güvenen her fidanın meyve vereceği gün gelecektir.
Elinizde, eserleri yarım milyondan fazla satan bir yazarın kitabını tutuyorsunuz. Sevgi Zekâsı, evrensel sevgiyi tüm yönleriyle anlatan ilk kitaptır. Bu yeni yaklaşımla tanışma fırsatını kaçırmayın. 

bu arada Muhammet BOZDAĞ Trabzon Akçaabatlıdır bilginiz olsun.
Yazarlarımıza, sanatçılarımıza sahip çıkalım. saygılar...
İnsanlar vardır, şafakta doğar, gün batarken ölürler !

Çevrimdışı yalnizefe

  • SMOD
  • Acemi Horoncu
  • ****
  • İleti: 27
  • Teşekkür 1
  • Cinsiyet: Bay
  • Hiçbir iyilik cezasız kalmaz....
Muhammed Bozdağ - Sevgi Zekası
« Yanıtla #1 : 03 Temmuz 2007, 18:32:20 »
Girişinden bile güzel bir kitap olduğu belli...
En kısa zamanda bu kitabı edineceğim...
Bilgi için teşekkürler..... :)
Ya kartal olup ucacaksin yakalamak icin gunesi, Ya da tavsan gibi yasayacaksin olmak icin bir kartal yemi

Çevrimdışı MemleketiM_DG_

  • T.D.F. Gençlik Kolları
  • Düz Horoncu
  • *****
  • İleti: 74
  • Teşekkür 2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Oy benim cennet memleketim!!!
DR. MUHAMMED BOZDAĞ'IN YAZILARI
« Yanıtla #2 : 19 Şubat 2008, 12:43:00 »
Benim gibi sıradan biri bile Ruhsal Zekâ, Düşün ve Başar kitaplarını 9’ar kez okudu. Kitaplarını öneriyorum ve bu doğru haberi sizlerle paylaşmak istiyorum:


http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=262814

 

Kitaplarımı on kez okuyanlar var
 

Onu elden ele dolaşan kişisel gelişim kitaplarından tanıyoruz. Ama Muhammed Bozdağ kendi kitaplarını Batı etkisi altındaki benzerlerinden farklı bir yere koyuyor...
 

Hale Ceylan Barlas'ın röportajı

Muhammed Bozdağ adını sık sık duyuyoruz. Yazdığı kişisel gelişim kitapları listelerin birinci sırasından inmiyor. Her kitabı 20 bin 40 bin baskı yapıyor. Amerikalı kişisel gelişim uzmanı Anthony Robbins’e benzetilen Bozdağ’ın kitapları doktorlar tarafından öneriliyor. Bozdağ ise, ‘Hayattan tat alamayanlara bazı psikologların kitaplarımı destekleyici telkin anlamında önerdiğini görüyorum. Hastalığın çaresi kitap değil, ama hastalık karamsarlıktan kaynaklanıyorsa, ümit içerisinde dolaşmanızı sağlayacak bir kitaptan büyük fayda görürsünüz’ diyor.

·  Son günlerin en çok satan kişisel gelişim kitaplarından Secret’ın yayınlanmasından uzun bir süre geçtikten sonra eleştirel bir yazı yazdınız.

Üç-dört ay önce okuyucularım kitaplarımla ilişkilendirerek görüşümü sordular, ben de, bireysel cevaplardan yorularak, yetenek.com internet sitemde genele yayınladım. Medyanın dikkatini yeni çekmiş olmalı. Yazımızın zamanlamasıyla ilgili sorun yok. Çünkü 1999 yılında yayınlanan ilk kitabım Düşün ve Başar’dan bu yana istikrarla Batı tarzı kişisel gelişim felsefesinin çarpık noktalarına direniyorum. Batı’ya bizim kültürümüzün alternatifini sunuyorum, okuyucu da kitaplara kazandırdığı tirajla bunu algıladığını gösteriyor. AyrıcaSecret’la pazarlanan felsefe ne ateizmle bağdaşıyor, ne dinlerin herhangi biriyle, ne bilimsellikle... En tehlikelisi ise aşırı dünyacı, zevkçi, maddeci, egocu, rekabetçi, paracı, bireyci kişisel gelişimin yol açtığı bunalım bize de taşınmak üzere... Bu kitap kişisel gelişim filan değil, bizi uyuşturan, yalnızlaştıran, kader ve yaradılış anlayışımızı ve hayatın gerçeklerini göz ardı eden tam bir hayal pazarcılığı.

 

·  Secret’ı neden Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi kitaplara benzettiniz?

‘Bir kez istiyorsunuz oluyor, siz evrenin hakimisiniz’ demek başka ne anlama gelir? Biz görmüyor muyuz dünyada açlıkla, susuzlukla, savaşla, yoksullukla çırpınan insanları? Az mı istiyorlar, az mı çırpınıyorlar? Büyücü çizgi filmleri üzerinden çocuklarımızı hayalciliğe ve tembelliğe sürüklemekle yetinmeyenler, şimdi yetişkin gençliğimizi hedef aldılar. Bizim gibi Müslümanlara Allah’ın gazabını çeker böyle safsatalar. Şimdiye kadar doğa unsurlarına tanrı diyen putperestler veya tanrı yoktur diyen ateistler ve ben tanrıyım diyen Firavunlar çıkmıştı, ama her insan tanrıdır diyenler ilk kez çıkıyor.

ALLAH SİZİ EĞİTİR

·  Nedir kitaplarınızı bu kadar çok sattıran?

Çok satmakla çok okunmak farklı. Bir kitaba sadece çok sattıran medyadır ama çok okutturmak üzerinden çok sattıran okuyucu ilgisi ve sevgisidir. Abartı gelebilir, filan kitabınızı on kez okudum veya yanımdan ayırmıyorum diye yazan okuyucularım var. Ben kitapların bu başarısını onların duasına borçluyum. Ayrıca hapishanelerden durmadan kitap isteniyor. Hatta Almanya’nın, Japonya’nın hapishanelerinden bile istek geldi. Yabancılardan da mektup alıyorum, şaşırıyorum. Oysa sadece Moğolca’da Rusca’da yayınlanabildi, yakında da Farsça yayınlanacak.

 

·  Kendiyle barışık, neşeli, hiç sıkıntısı olmayan biri misiniz?

Huzur yollarını anlatan kişi olunca, hep neşeli olmak mı gerekiyor? Ben anlatılması zor bir geçmişten geliyorum. Zaten etki aldığım hayat derslerini paylaşmamdan kaynaklanıyor biraz da. Kaprisim, hırsım, saplantım yok. Ailemle, üç çocuğumla huzurluyum, çok şükür. Sadece sevebilme becerisinin değeri tüm sorunların acısını aşmaya yeter. Tabii vefayı bilen, nankör olmayanlar için. Size en büyük formülümü vereyim. Allahı çok samimi sevmeye çalışan bir kalbi Allah asla gerçek karamsarlıkla kuşatmaz. Huzur istiyorsanız, izin verin Allah ahlakınızı eğitsin. Tabii ki Yaratan ‘Biz insanı zorluklarla ve çilelerle dolu bir hayata gönderdik, onu sınamak istiyoruz.’ Peygamberler dahil, kimse Allahın imtihanlarından kaçamaz. Asıl sorunumuz sorunlarımız değil, onlarla baş etme biçimimizdir. En kaprisli insanlar en bencil insanlardır. Çok neşeli zamanlarım var. Ama bir yazar olarak, insanlığın genel ıstıraplarını görüyorum çevreye her bakışımda. Bu yüzden yalnız başıma kaldığımda bazen ağlıyorum. Bunu eşim de bilmez, birçok gece gözyaşlarımı silerek uyuyorum. Çünkü muhteşem amaçlarla yaratılan insan dünyayı ve hayatını berbat ediyor. Yetim çocuklar, terk edilen yaşlılar, kadınlar, sorumsuzluğa kurban giden eğitimsizler...

 

·  Doktorların kitaplarınızı reçeteye yazdığı doğru mu?

Doktorlar sayesinde çok okuyucu kazandığım doğru. Yanlış anlaşılmasın, hastalığı olan doktora gitmeli, yazara değil. Ama hayattan tat alamayanlara bazı psikologların kitaplarımı destekleyici telkin anlamında önerdiğini görüyorum. Hastalığın çaresi kitap değil, ama hastalık hayata karamsar bakmaktan kaynaklanıyorsa, doğada ümit içerisinde dolaşmanızı sağlayacak, kıskançlıktan, bencillikten sizi uzaklaştıracak bir kitaptan büyük fayda görürsünüz.

MUHAMMET BOZDAĞ'IN KİTAPLARI

Düşün ve Başar

İstemenin Esrarı

Ruhsal Zeka

Sevgi Zekası

Sonsuzluk Yolculuğu

WEB SİTESİ: www.yetenek.com
 
« Son Düzenleme: 19 Şubat 2008, 13:40:47 Gönderen: Emrehan »

Çevrimdışı Emrehan

  • T.D.F. Gençlik Kolları
  • Administrator
  • Has Horoncu
  • *****
  • İleti: 1720
  • Teşekkür 152
  • Cinsiyet: Bay
  • Atın iyisine Doru, Yiğidin iyisine Deli derler...
    • Taka
Ynt: MUHAMMET BOZDAĞ'IN KİTAPLARI
« Yanıtla #3 : 19 Şubat 2008, 13:40:04 »
:) arkadaşlar Muhammet BOZDAĞ'ın da bir Trabzon'lu olduğunu hatırlatmak isterim, gençlik kolları olarak en kısa zamanda Muhammet BOZDAĞ'ın katılacağı bir panel düzenlememiz gerek ;)
İnsanlar vardır, şafakta doğar, gün batarken ölürler !

Çevrimdışı MemleketiM_DG_

  • T.D.F. Gençlik Kolları
  • Düz Horoncu
  • *****
  • İleti: 74
  • Teşekkür 2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Oy benim cennet memleketim!!!
Ynt: Muhammed BOZDAĞ'ın Kitapları
« Yanıtla #4 : 19 Şubat 2008, 15:09:15 »
evet neden olmasın güzel bir fikir...
bizi de ancak bir trabzonlu anlar zaten :))the secret kitabının bazı felsefelerini çürütmüş... gerçi o kitapda olanları dinimiz de söylüyor sadece itikat gerekli...

Çevrimdışı Emrehan

  • T.D.F. Gençlik Kolları
  • Administrator
  • Has Horoncu
  • *****
  • İleti: 1720
  • Teşekkür 152
  • Cinsiyet: Bay
  • Atın iyisine Doru, Yiğidin iyisine Deli derler...
    • Taka
Ynt: Muhammed BOZDAĞ'ın Kitapları
« Yanıtla #5 : 22 Şubat 2008, 17:01:43 »
bu panel olayını ben ciddi ciddi düşünüyorum, Muhammet Bozdağ hem Trabzonlular hemde herkesimden sevilen bir isim salonu doldurmakda güçlük çekmeyiz.
Nazan Bekiroğlu da favorilerim arasında Trabzon kültürü ve edebiyatını çok güzel anlatabilecek bir hocamız.
Ama Önümüzde Çanakkale zaferi var onun için Vehbi Vakkasoğlu hocamızla bir panel yapabilsek keşke...
İnsanlar vardır, şafakta doğar, gün batarken ölürler !

Çevrimdışı gurişe

  • SMOD
  • Milli Horoncu
  • ****
  • İleti: 485
  • Teşekkür 37
  • Kötü gerçek, iyi yalandan iyidir.
Ynt: Muhammed BOZDAĞ'ın Kitapları
« Yanıtla #6 : 25 Şubat 2008, 21:41:35 »
muhammed bozdağı çok sevrim.bulursan bizede haber ver ama ben bir deçok sevdiğim pf.nevzat tarhan süper..ya.............
Baş ağrısı diz ağrısını yener ..

Çevrimdışı neden

  • Düz Horoncu
  • **
  • İleti: 86
  • Teşekkür 16
  • Cinsiyet: Bayan
DR. MUHAMMED BOZDAĞ'IN YAZILARI
« Yanıtla #7 : 18 Mayıs 2008, 22:46:59 »
Ömür boyu mutluluk için eşler şartlar nasıl olursa olsun, birbirlerini üzecek, yıpratacak, manen çökertecek uygulamalardan uzak durmalıdır. Zira, evlenirken Rablerinin huzurunda ömürlerinin sonuna kadar bir arada yaşamak üzere söz vermişlerdir.

Sonradan çıkan her türlü problem bizim için ancak imtihan vesilesidir. Kısmetimize razı olmalıyız ki, maddi-manevi rahat edebilelim. Birinin küskünlüğü ya da yıpranmasıyla ailenin bütün yükü diğerinin üzerine kalır. Ve kırgınlıklar zamanla daha da derinleşir.

Huzursuz ailelerde psikolojik sorunlar daha fazla olur. Eşlerin birbirlerine ilgisizliği karşılıklı ihtimam eksikliğini ve bu da daha kolay hasta olmayı, hastayken daha geç iyileşmeyi netice verir. Eşlerin karşılıklı yıpranması ailenin saadetini kaçırır.

En sevdiğimiz bir eşyayı bile yıpratmamaya özen gösterirken, sokaklarda kullandığımız ayakkabımıza ihtimam göstermeye çalışırken, canımızdan aziz bilmemiz gereken insanlara, ailemize karşı hoyrat davranmamız anlaşılabilir bir şey değildir. Hastalıkların en önemli sebebini moral, yıkıntı oluşturur, bu arada hastalıklar sırasında yeterince iyileşememenin en önemli sebeplerinden biri de moral eksikliğidir. Morali bozulmuş, ümitsizliğe düşmüş insanlar çok rahat hasta olur. Eşlerden biri bir kere hastalığa duçar oldu mu, hastalıklar hastalıkları kovalar ve aileler günlerinin önemli bölümünü hastane önlerinde geçirmeye başlar. Ekonomik yük ve aile düzeninin bozulması da ayrıca önemlidir.

 

Aile, düello yeri değildir

Kıymeti bilinmeyen, özellikle hanımlar çok çabuk yıpranır. Bunun neticesi de ailede mutsuzluk ve tatsızlıktır. Aile hayatı kısa sürede karşılıklı düelloya döner ve kalp birliği ortadan kalkar. Böyle olunca da Allah’ın rahmeti ve sekinesi o aile üzerine inmez.

 

Eşler birbirlerini üzmemelidir

 

‘Duvarı nem, insanı gam öldürür.” demişlerdir. Özellikle hanımlar üzüntüye hiç gelemezler. Çok çabuk hasta olup, hemen manen yıkılıverirler. Üzüntü birçok psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Bu birçok fizikî hastalıkları da tetikler. Mide, bağırsak, karaciğer vs. birbiri ardına alarm sinyalleri vermeye başlar. İmanı sağlam olan ve kul hakkından korkan bir insan ne bir şeye üzülür, ne de karşısındakini üzer.

Ailelerin tek derdi helal lokma olmalıdır. Kul hakkından kaçmaya çalışmak olmalıdır. Muhabbeti ve karşılıklı sevgisi yerinde olan ailelere Cenab-ı Hak bu dünyada da öbür dünyada da karşılığını verecektir. Kalbimiz Allah sevgisiyle dolmalı, hedefimiz kendimizi O’na razı etmeye çalışmak olmalıdır. Müminin tek üzüntüsü olabilir o da Allah’a hakkıyla kul olamamaktır.

« Son Düzenleme: 21 Mayıs 2008, 10:37:19 Gönderen: Emrehan »
EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER,     SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER...     (MEHMET AKİF ERSOY)

Çevrimdışı neden

  • Düz Horoncu
  • **
  • İleti: 86
  • Teşekkür 16
  • Cinsiyet: Bayan
İşte liderlerin başarı öyküleri - Dr. Muhammed Bozdağ
« Yanıtla #8 : 18 Mayıs 2008, 22:49:13 »
Şimdi, hepsini ülkelerinin başkanlık koltuğunda veya partilerinin başında genel başkan olarak görüyoruz. Fakat, dünya siyasetinde veya ülke siyasetinde önemli kararlara imza atan bu isimlerin hiçbiri lider olarak doğmadı.
Şimdiki güçlü, sert-kavgacı görüntülerinin altında, geçmişe ait bir hikâye saklı. Bir kısmı, ciddi bir güçlük yaşamadan politikaya atılırken bir kısmı, sokakta satıcılık, tamirci çıraklığı ve benzeri işleri yaptı.

DONDURMACI CUMHURBAŞKANI NICOLAS SARKOZY Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, göçmen bir ailenin çocuğu. Babası Macaristan’dan, annesi ise Selanik’ten gelerek Fransa’ya yerleşmiş. Küçük yaşta annesini terk eden babası yüzünden, çocukluğunu rahat bir şekilde geçiremedi, yoksulluk çekti. Eğitimi için babasından para istediğinde ‘benim size bir borcum yok’ cevabını almak onun için bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra dondurma ve çilek satarak harçlığını çıkarmaya çalıştı. Daha sonra, hukuk diploması alan Sarkozy, 1977’de politikaya atıldı.

SİMİTÇİ TAYYİP ERDOĞAN
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rize’den göç eden bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi... Babası Ahmet Bey, Şirket-i Hayriye’de kıyı kaptanı olarak görev yapıyordu. İş hayatına ilkokul çağlarında atıldı, kâğıtlı şeker, su ve simit sattı. Ekmek fırınından 5 kuruşa bayat simit alarak, evde annesinin ısıttığı simitleri 10 kuruşa satması, sokakla ve ticaretle tanışmasını sağladı. Yine aynı dönemde top sahalarında su satması, onu futbolla tanıştırdı. Uzun bir dönem futbol oynadı. 1978’de Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanlığı ile siyasete girdi.

TAMİRCİ, SİMİTÇİ, AMBAR GÖREVLİSİ DENİZ BAYKAL Kafkasya göçmeni Hüseyin Hilmi Bey ile Mısır göçmeni Feride Hanım’ın oğlu olan Deniz Baykal, çocukluğunda birkaç işte birden çalışmış. Tamirci çıraklığı ve simitçilik yaparak harçlığını çıkaran Baykal, doğup büyüdüğü Antalya’da okurken Toprak Mahsulleri Ofisi’nde ambar puantörlüğü ve tekneyle karpuz nakliyeciliği yapmış. Heybeliada Deniz Lisesi’ne girmek istemiş; ama sağlık raporu alamadığı için giriş sınavını geçememiş. Hukuk eğitimi alan Baykal, ilk kez 1973 yılından milletvekili seçilerek politikaya atıldı.

ÇIRAK GERHARD SCHRÖDER
Doğduktan kısa bir süre sonra babasını kaybeden Gerhard Schröder’in, annesinin ikinci evliliğinden olan kardeşlerinin de bakımını üstlendi. Komşu kentlerdeki okullara gidip eğitimini sürdürürken, 14 yaşında itibaren çeşitli dükkanlarda satıcı olarak çalışmaya başladı. Genç yaşlarda amatör futbol liglerinde de iyi bir orta saha oyuncusu olarak top koşturdu. 1963’te Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ne girmesi ile başbakanlığa giden yolu açmış oldu.

KİMSESİZLER YURDU BAŞKAN YAPTI VLADIMIR PUTIN Leningrad’da fabrika işçisi bir anne ve donanmada görevli bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Hukuk fakültesini bitirip KGB’ye girmesinden önce resmî kayıtlarda hiçbir bilgiye rastlanmayan Putin’in, annesinin hayatta olduğu anlaşıldı. KGB ajanlarının ‘konuşma’ uyarısına rağmen bilgi veren annesi Vera Putina, küçük yaşlarda çocuğundan ayrı kaldığını söyledi. Oğlunun büyükanne ve büyükbabasının hastalığı üzerine kimsesizler yurduna verildiğini aktardı.

YOKSULLUK, SOSYALİZMİ GETİRDİ FIDEL CASTRO
İspanya göçmeni Angel Castro Argiz’in, aşçısı Lina Ruz’dan doğan beş çocuğundan ikincisi olan Fidel Castro’nun çocukluğu, yoksul bir yöre olan Mayari’de geçti. Oriente ilinin merkezi Santiago’daki Katolik okullarında ve Havana’daki Cizvit Lisesi Belen İlahiyat Okulu’nda eğitim gören Castro, hukuk eğitiminden sonra siyasî kariyerine ilk adımını attı. Yoksul bir çocukluk geçirmesi onu ülkesinde sosyalist bir düzen kurmaya götürdü.

FAKİRLİKTEN OKUDU HUGO CHAVEZ
28 Temmuz 1954’te ailenin altı erkek çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Yerli ırkla siyah ırkın karışımı, ‘Zambo’ diye adlandırılan bir ırka mensup olan Chavez’in anne ve babası öğretmendi. Orta halli bir ailenin çocuğu olarak okumak dışında bir seçeneği olmadığı için askerî okula kaydını yaptırdı. Askerî öğrenci olarak gittiği Peru’da ise siyasetle tanıştı. Siyasette sol blokta yer alan Chavez, devlet başkanlığı görevinde dünya solunun ümidi haline geldi.

GRUBUNU BIRAKIP BAŞKAN OLDU BILL CLINTON
19 Ağustos 1946’da Arkansas’ın Hope şehrinde dünyaya gelen Bill Clinton, doğumundan 3 ay sonra babasını kaybetti. 4 yaşındayken annesi, üvey babası Roger Clinton ile evlendi. Lise döneminde, üvey babasının soyadını alan eski ABD Başkanı, birçok defa okulunu profesyonel bir müzisyen olmak için bırakmayı düşündü. Ancak ‘Boys Nation’ isimli grubu kurmuşken, Beyaz Saray’da John F. Kennedy ile tanıştı. Bu tanışma siyasete ilk adımı da beraberinde getirdi.

EŞEKTEN DÜŞTÜ, PİLOT OLAMADI TURGUT ÖZAL
Banka memuru bir baba ve ilkokul öğretmeni bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Turgut Özal, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde elektrik mühendisliği eğitimi aldı. Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki görevi ile bürokrasiye, Adalet Partisi ile de siyasete atılan Özal, siyasi kariyerini görevdeyken vefat ettiği cumhurbaşkanlığı görevi ile noktaladı. çocukluğunda bir dönemde ise pilot olma hayali kurdu. Eşekten düşerek kolunu sakatlayınca bir kolu biraz kısa kalan Özal’ın pilotluk hevesi kısa sürede sona erdi.

TÜCCAR OLAMADI, SİYASETE ATILDI ABDULLAH GÜL
1950 yılında Kayseri’de doğan Abdullah Gül, İstanbul Üniversitesi’nde iktisat eğitimi aldı. İstanbul Üniversitesi ve Sakarya Üniversitesi’nde hoca olarak çalıştıktan sonra İslam Kalkınma Bankası’nda bulunan Gül, 1991’de Kayseri milletvekili seçildi. Gençliğinde dedesinin, limonata sattırmak istediği Gül, yüksek sesle bağırıp müşteri toplayamadığı için limonataları satamadı. Böylece, ticareti mi eğitim hayatını mı seçeceği belli oldu. Gençlik yıllarında başlayan siyasi hayatı onu cumhurbaşkanlığı adaylığına kadar getirdi.

ÇANKAYA KÖŞKÜ’NDE DOĞDU MEHMET AĞAR
1951 yılında Ankara’da babasının görev yaptığı Çankaya Köşkü’nde doğdu. Aslen Ardahan’dan Elazığ’a göç etmiş bir ailenin çocuğu olan Mehmet Ağar, emniyet müdürü olan babasının memuriyeti dolayısıyla pek çok il gezdi. Çankaya’da dünyaya gözlerini açan ve taşrada çocukluk ve gençliğini geçiren Ağar, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Emniyet’teki görevin başladı. Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Emniyet Genel Müdürü oldu. Politikaya atılan Ağar, genel başkanlığa kadar yükseldi.


(başaramam demek baştan kaybetmektir......)
« Son Düzenleme: 21 Mayıs 2008, 10:37:03 Gönderen: Emrehan »
EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER,     SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER...     (MEHMET AKİF ERSOY)

Çevrimdışı neden

  • Düz Horoncu
  • **
  • İleti: 86
  • Teşekkür 16
  • Cinsiyet: Bayan
Vatan ahlakımıza emanettir! - Dr. Muhammed Bozdağ
« Yanıtla #9 : 20 Mayıs 2008, 23:07:51 »
Sevgi Zekası kitabımda işlediğim bir konunun içeriğini özetleyerek paylaşmak istiyorum: Doğduğu Polonya topraklarını vatan edinmiş bir piyanistin hikâyesini izledim. Hitler’in pençesindeki Almanlar yaşadığı şehri ele geçirdiler; tanklar binaları parçaladı, buldozerler devirdi, alev topları geriye kalanları yakıp yok etti. İnsanlar görüldükleri yerde kurşuna dizildi, saklanabilenler yıkıntıların altında ezildi.
Piyanist, bir bina yıkılırken ötekine kaçtı, bazen çatılarda, bazen bodrumlarda gizlendi. Almanlar şehri terk ettiğinde, geride cesetler arasında yalnız yaşadığına pişman, yiyecek ekmeği, sığınacak kimsesi olmayan bir insan kalmıştı.
Bir millet vatanının, huzurunun, barışının, esenliğinin, özgürlüğünün değerini bilmez de, küçük sorunları bahane ederek iç çatışma yolları ararsa, kaynaşmayı, dayanışmayı terk ederse, kader o milleti böyle bir ezikliğe savurur.
Biz Anadolu halkı, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle ve tüm unsurlarıyla tek millet olmuşuz; bu topraklarda bin yıldır kader birliği etmişiz. Dev bir aile olmuşuz ve birleşen gücümüz zaman zaman dünyaya meydan okumuş. Nice fakirlikler, yokluklar, zulümler çağında birbiriyle dayanışmasını bilen bu millet, şimdi zenginleşirken, özgürlüğün tadını hissetmeye başlamışken tarihsel dayanışmasını terk edebilir mi?
1995 yılının kış mevsiminde Bosna Hersek'e gittik. Başkentte kurşunlar uçuşuyordu. Ağaçlar kesilip yakılmış; otobüsler devrilip siper yapılmıştı. Binalar delik deşik olmuş veya yangınlarda kararmıştı. Yiyecek ekmeği kalmayan insanlar bir deri bir kemik görüntüsündeydi. Kalacağımız bir cephesi delik deşik olan otelin önünde, ayakları çıplak, soğuktan kıpkırmızı kesilmiş bir çocuk gördük. Dediler ki “Çocuğun anne babası şehit oldu, kimsesi yok, sokakta dolaşıyor.” İki gün sonra keskin nişancılar onu da şehit ettiler. O sokaklarda bu küçük şehit gibi, yaşananlara anlam veremeyen nice çocuklar gördüm.
Şehrinize gökten bombalar düştüğüne, sevdiklerinizin süngülenip kurşunlandığına tanıklık ettiniz mi? 300 bin şehidimize mezar olan Yemen’e yazılan ağıdı hatırlayın:
“Kışlanın ardında redif sesi var / Bakın çantasına acep nesi var / Bir çift kundurası, bir al fesi var / Kışlanın ardını, duman bağladı / Analar, babalar kara bağladı / Yemen'e gidene herkes ağladı / Eli yemendir, gülü çimendir / Giden gelmiyor, acep nedendir?”
Yakın bir geçmişte, Anadolu halkı Çanakkale’ye akın etmişti. Yüz binlerce genç, gövdelerinde gömlek, ayaklarında çarıkla yollara birlikte koyuldular. Kürt de, Laz da, diğerleri de orada Türklerin yönetiminde buluşmuştu. Kardeştiler, birbirlerine kibirlenmiyorlardı. Şehadet şerbetini birlikte içeceklerdi. Canları birbirlerine emanetti.
Bizi yüzyıllarca bu coğrafyada özgür yaşatan, birbirimizin hakkına gösterdiğimiz saygıydı. Birbirimizin canı, namusu, malı, dini kutsaldı.
Savaş şartlarında bile atalarımız dürüstlüğü yaşattılar: Çanakkale’nin Kocadere köyünde büyük bir yaralı tedavi noktası kuruluyor. Yaralılar sedyelerle beşer onar köye taşınıyor.
Erlerden birisi nefes nefese. Ağır yaralı ve şehit olmak üzere. Komutanına sesleniyor: “Ben Lâpseki’nin Beybaş köyünden Halil. Bir pusula yazdım. Lâpsekili İbrahim’den bir mecit borç almıştım. Kendisini göremedim ve ölüyorum. Bulursanız bu pusulayı ona verin, hakkını helal etsin.”
Birkaç gün sonra, yeni gelen şehitlerin eşyaları arasındaki pusulalardan biri aynı komutanın dikkatini çekiyor: “Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e bir mecit borç vermiştim. Birazdan taarruza kalkacağız. Belki dönemeyeceğim ve görüşemeyeceğiz. Arkadaşıma söyleyin, ben hakkımı helal ettim.” Biz ahıret için yaşayan böyle ataların çocuklarıyız.
Bu vatan Malazgirt’in, İstanbul’un, Çanakkale’nin hatırasıdır. Avuçladığınız her toprakta şehitlerinizin gözyaşını ve çocuklarına dualarını okursunuz. Bu yurdun en büyük değeri, bizi sonsuzluk yurduna hazırlamasından kaynaklanır. İçinde sevgi yeşeren toprağa vatan derler. Bir millet öz sevgisini yitirirse, öz vatanında bile gurbette sayılır.
« Son Düzenleme: 21 Mayıs 2008, 10:36:49 Gönderen: Emrehan »
EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER,     SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER...     (MEHMET AKİF ERSOY)

Çevrimdışı neden

  • Düz Horoncu
  • **
  • İleti: 86
  • Teşekkür 16
  • Cinsiyet: Bayan
Başarının sırrını açıklayan ayet! - Dr. Muhammed Bozdağ
« Yanıtla #10 : 20 Mayıs 2008, 23:17:45 »
Bir kilo bal uğrunda yüz bin km kanat çırpmayı, ya da dünyanın etrafında 7 defa dönmeyi kim göze alır?


Toz gibi yumurtadan çıkan minik bir yavrunun hayatına dikkatinizi çekeceğim. Altıgen bir kutunun içerisinde dünyanın en özel sütüyle sürekli beslenir. On binlerce kardeşiyle birlikte kendisine dadılık yapan işçiler yetişinceye kadar on bin kez doyurulur. Bu hızla altı günde ilk ağırlığının 1500 katına ulaşır.
Kutusundan çıkar çıkmaz, kimseden ders almadan ve boş beklemeden yuvasındaki atık maddeleri dışarıya taşır ve yuvayı yeni kardeşleri için temizler. Önce vücudunun salgıladığı mikrop öldürücü sıvıyı yuvaya sürer. Ardından da yeni doğan binlerce kardeşleriyle uyum içinde kanatlarını vantilatör gibi çırparak içerdeki kirli havayı dışarıdaki temiz havayla değiştirir.
Hayatı yeni başlamıştır ve son nefese değin durmayacak, yavaşlamayacaktır. Kovan içinde veya dışında, ilahi plan kendisine hangi görevi vermişse onu gerçekleştirmek üzere sürekli çalışır. İnsanlara bir kilo bal bırakabilmek için 40 bin kardeşiyle birlikte 6 milyon çiçeği dolaşır. Bir kilo bal uğrunda yüz bin km kanat çırpmayı, ya da dünyanın etrafında 7 defa dönmeyi göze alır.
Bal arısı çalışkanlığı sayesinde adını tarihe yazdırmış, insanların hayatında yer ve rol edinmiştir. İnsan da benzer biçimde İnşirah suresinin sonundaki ilahi emre tam uysa adı tarihe altın harflerle yazılır. Dertlerden kurtulur, huzur bulur. Başarının efendisi olur.
Başarımızı arttırmak ve hayatımızdaki değerleri yükseltmek istiyoruz. Bu yolda bize yol ve yordam sunacak eserler arıyoruz. Ancak son zamanlarda televizyonun ve internetin getirdiği eylemsiz, girişimsiz hayalcilikten sıyrılamıyoruz. Hele de anne babalarımız bizi koruyup besledikçe de cam fanus içerisinde hayatın çilelerinden mahrum büyüyoruz. Derken ergenlik çağı geçiyor ve ansızın yaşadığımızı, omuzlarımızda büyük bir sorumluluk bulunduğunu fark ediyoruz.
Önce kolay ve bedavadan yollar arıyoruz. Alın terinin değerini keşfedemeyenler piyangoyla, at yarışıyla hayata tutunabileceklerini sanıyorlar. Derken akıllı gibi görünerek başta türlü hayalciliklere kapılıyoruz. “Başarıyı hayal etmeyi başarının yeter şartı sayan” kitapların büyüsüyle bodruma çekilip hayal kurmakla hedeflerimize ulaşacağımızı sa nıyoruz. Sihir gibi, hokus pokus yoluyla… Sonra da insanı yaratıcı yerine koyan sırlı, çekimli, kuantumlu formüllere inanıyor, yıllar içinde bir arpa boyu yol alamıyoruz. Biz böyle hayallerle oyalanırken hayat ayaklarımızın altından akıp gidiyor.
Küresel aktörlerin istediği budur. Kendi elitleri dışındaki toplulukları sürü yerine koyuyorlar. Sürüler düşünmemeli, sadece onlara hizmet için çalışmalı, dönen dolapları anlamamalı, boş hayallerle oyalanmalı. Sürüler sadece taklit etmeli, çılgınca tüketmeli, borç içerisinde kavranmalı, özgün bir sanata, ciddi bir beceriye sahip olanlarsa mutlaka kendi küresel değerlerine boyun eğenler arasından çıkmalı.
Küresel güçlerin pazarladığı her şey o güçlerin saflarını güçlendirmeye hizmet ediyor. Biz de başardığımızı kazandığımızı sanarak oyalanıyoruz ve yıllar sonra perdeler çekilince soyulduğumuzu anlıyoruz.
Bir sır arayana benim verebileceğim sır iki kanattır: Hikmetine uygun şekilde üretmek için çalış ve gerektiği gibi dua et. İste ve hakkıyla çırpın. Dua ve çalışma başarı güvercininin iki kanadıdır.
Hayatta yeterince başarılı olabilecek misiniz? İnsanların dünyasına muhteşem katkılar sunabilecek misiniz? İyi şeyler üretmek istemiyorsanız, yeşeren çekirdek olmak istemiyorsunuz demektir. Öyleyse ya ekildiğiniz toprakta, ya da sizi yiyen bir kuşun midesinde çürüyüp yok olursunuz. Değerinizi beslemek istiyorsanız yapacağınız bellidir:
-Hayatınızdaki tüm gereksiz meşguliyetleri çıkarıp atın.
-Başarının sadece alın terinden geçtiğini onaylayın. Alın terinizi katmadığınız başarının onurunu üstlenemeyeceğini kabul edin.
-Erken kalkın ki dünya erken kalkanların malıdır.
-Asla boş oturmayın. Ne televizyonun, ne bilgisayarın karşısında ne parkta, ne otobüste, ne kuyrukta… Hiçbir yerde bir dakika bile boş durmayın. Boş durmak, faydasız bir iş yapmaktır.
-Boş dakikalarınızda yapabileceğiniz faydalı işler, hobiler listesi oluşturun.
-Yapacak hiçbir iş bulamıyorsanız yürümek, gülümsemek, derin solumak, hatta salonu dağıtıp düzeltmek de bir iştir. Yapacak iş bulamamak imkânsızdır. Çevrede milyonlarca iş varken boş duran kimseyi suçlamasın.
-İlle de işi başkası vermek zorunda değil. Kendinize iş yapın. Siz de bir gün kendi işinize ücret ödeyebilir hale gelirsiniz.
-İşleriniz arasında saat başı 5-10 dakika kaslarınızı gevşetmek ve zihninizi boşaltmak için durun. Ancak en iyi dinlenmenin yolunun da farklı biçimde çalışmak olduğunu unutmamalısınız.
İnsanı çok çalışmak bir yorarsa, boş oturmak on yorar.
Çalışarak ilerleyeceksiniz ve attığınız her adım sizi yeni bir kapının önüne getirecek. Siz ilerledikçe yeni yollar açılacak. Çalışmaya alışmanızın sonunda,
-Akşamınıza gönül huzuru içerisinde uyumaya hazır ulaşacaksınız.
-O günkü iş ve üretim hâsılanız kalbinizi coşturacak.
-Yaşamanın, kendini gerçekleştirmenin evrende varlık, etki ve iz oluşturmanın değerini kavrayacaksınız.
-Sevilen meşguliyetlerle en ciddi hastalıkların bile iyileşebildiğini fark edeceksiniz.
-Vücudunuzdan toksinleri, zihninizden düşünce virüslerini atmış olacaksınız.
-Basit kafalarla ve dedikodularla kıvranan doyumsuz ve tatminsiz insanlarla aranızda uçurumlar oluşacak.
-Üretiminiz ve birikiminiz hızla artacak, başarınız geometrik katlanacak.
-Varlığınız insanlığa rahmet olacak ve vesilenizle çok sayıda insanın ıstırabı dinecek.
Edison’a başarısının sırrını sormuşlar da yüzde birini zekâyla, yüzde doksan dokuzunu çalışmayla ilişkilendirmiş. Çalışmaya köle olan başarıya sultan olur. İşte başarının sırrını açıklayan o ayet: “Bir işten boş kaldın mı hemen diğer işe giriş.” (Kur’an: İnşirah, 7-8)
Çalışmanın coşkusunu keşfetmek muhteşem bir ilahi lütuftur. Şükürsüz gönüller çalışmaktaki lezzetleri tadamıyorlar. Herkesin çalışmanın coşkusunu keşfetmesini dilerim.
« Son Düzenleme: 21 Mayıs 2008, 10:36:38 Gönderen: Emrehan »
EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER,     SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER...     (MEHMET AKİF ERSOY)

Çevrimdışı neden

  • Düz Horoncu
  • **
  • İleti: 86
  • Teşekkür 16
  • Cinsiyet: Bayan
Gülümsemeye söz veriyorum - Dr. Muhammed Bozdağ
« Yanıtla #11 : 20 Mayıs 2008, 23:23:40 »
Bizler taştan dağlara dönüşen dargınlıklarımızı, gittiğimiz yerlere taşımakta neden bu kadar ısrarcıyız?


Leo Buscaglia der ki, "Günün başlangıcındaki ruhsal durumunuz, o gün ilişkide bulunduğunuz herkesi etkiler." Ruhsal durumuzun düşünceleriniz kadar bakışlarınızdan da etkilendiğini biliyor olmalısınız. Günün sabahında yüzümüzden yansıyan duygu, günün akşamına kadar yaşadıklarımızı şekillendirecek. Ya mutluluk saçacağız çevremize ya da üzüntünün yayıcısı olacağız.
Bazı insanlar canlı, heyecanlı ve güler yüzlüdürler. Onların çalışma azmiyle dolu olduklarını görürsünüz. Bakışları ışıl ışıl parıldar. Seslerinden heyecan fışkırır. Çünkü hedefleri vardır; çünkü ideallere adanmışlardır; çünkü anlamlı işler uğrunda uykularını terk etmeye gönüllüdürler. Karamsarların düşünmediğini düşünürler.
Gününüze nasıl başladığınızı anlamak için yarım saat düşünme fırsatınız oldu mu? Örneğin bu sabah aynaya baktınız mı? Evinizden çıkarken aile üyelerinize nasıl baktığınızı hatırlıyor musunuz? Yoksa gözleri fark etmediniz mi ve nasıl baktıklarını görmediniz mi? Fark etmeyenler, fark edilmeyi hak etmiyorlar. İnsan aynadır; karanlık olan karartır, parlak olan aydınlatır.
Kalabalık şehirlerin sabahındaki şu gürültülü koşuşturmaları izleyin. Eğilmiş başlar, nereye baktığını bilmeyen gözler... Donuk simalar, gülücükten mahrum, umutsuz, bezgin, bitkin, şefkate muhtaç garipler göreceksiniz. Kim bilir, hangi sınavın sorusunu, hangi arabanın taksitini düşünüyorlar?
Oysa küçük kuşlar, sabahın ilk ışıklarında, ağaçların dalları arasında ibadet edercesine dans etmeye girişmişlerdi. Ekipler halinde uçuşmuşlar, konuşmuşlar; hareketlerinden neşe, seslerinden huzur okumuştunuz. Bir dakikalarını bile durgun ve donuk geçirmediklerini görmüştünüz. Fırtınaysa, onlar açıkta; sıcaksa, onların serinleticisi yok. Yiyecekse, kışlık bir şeyler depolayamazlar. İçten şükreden gönüller için her sabah bir bahardır, bir diriliştir. Bugün niceleri bu sabahı göremediler.
Biliyoruz ki insan sevinenle sevinecek; üzülenle üzülecek kadar engin bir ruhla yaratılmıştır. Ama bu insan evsiz serçeden, arabasız arıdan daha umutsuz, daha bitkin olmamalıdır.
Gerçekte mutluluk başkalarına verilebilecekler arasında en ucuzu ve en kolayı olduğu halde en değerlisidir. Saygı ve sevgi bakışı yeter. Yüzüne baktığınızda kalbinize heyecan veren, mutluluk saçan bir insan varsa ondan kaçmazsınız. Ümidi öyle insanların gözlerinde bulur, şefkati onların sözlerinde tadarsınız. Kibir dostluğu katleder.
Bugün yüzüne baktığınız kaç kişiyi gülümsettiniz? Sevinçli selamınızı ruhundan okuyan kaç kişi sesinizi duyma bahtiyarlığına erişti? Kaç kişiyi bir yığın dert arasından çekip huzura çıkardınız?
Ya da kaç kişiye ilk yüzleştiğiniz otobüs durağında somurttunuz? İş yerinize girer girmez, kaç mesai arkadaşınıza "seni önemsemiyorum, sevmiyorum ey paçavra!" anlamına gelen boş bir bakışla "günaydın!" deyiverdiniz.
Herkes ve her şey sevgi bekler. Evrenin Yaratıcısı bile, sevgisine ve lütfuna karşılık sevgi bekliyor yarattıklarından. Sehpanızın üzerindeki menekşe bile, günler ve geceler boyunca, "beni sevin" diye yalvarıyor.
Şehirlerin sevgisiz, saygısız sokaklarında savrulmak zorunda kalan insanlar, kalplerini karamsarlığa kaptırıyorlar. Bizler taştan dağlara dönüşen dargınlıklarımızı, gittiğimiz yerlere taşımakta neden bu kadar ısrarcıyız?
İslam Peygamberi (asm) insanlara öyle iyi davranırdı ki, herkes en çok kendisini sevdiğini sanırdı. Hz. Ali (ra) der ki, "İnsanlara öyle iyi davranınız ki, düşmanlarınız bile ölümünüze ağlasınlar."
Öyleyse kendime söz veriyorum, duvara bile bol bol gülümseyerek bakacağım. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, yıldızlara gözlerimle gülümseyeceğim. Yapayalnız mıyım? Olsun. Beni izleyen sevgili meleklerin hafızasında da, somurtkan bilinmek istemem. Bu bazen ikiyüzlülük mü olur? Karanlık bir kalbi gülümseyen gözlerde gizlemek şerefli bir ikiyüzlülüktür
« Son Düzenleme: 21 Mayıs 2008, 10:36:26 Gönderen: Emrehan »
EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER,     SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER...     (MEHMET AKİF ERSOY)

Çevrimdışı neden

  • Düz Horoncu
  • **
  • İleti: 86
  • Teşekkür 16
  • Cinsiyet: Bayan
İrade gücünüz yeterli mi?----Dr. Muhammed Bozdağ
« Yanıtla #12 : 20 Mayıs 2008, 23:34:48 »
Sıklıkla karşılaştığım sorulardan birisi şudur: “Bir gelişim kitabı okuyunca müthiş motive oluyorum; heyecanla harekete geçiyorum, ama kısa süre içerisinde heyecanım sönüyor ve cesaretimi yitiriyorum; kararımı istikrarlı sürdüremiyorum. Ne yapmalıyım?”
Siz de böyle bir durumla karşılaşıyor musunuz? Bu durum yıllar boyunca benim de sorunumdu. Hatta şimdi bile, hayatımda yeni bir tarza girişmeye karar verdiğimde, başlangıçta bu takılmayı kısmen yaşarım. Nedir bu sorun ve nasıl çözebiliriz?
Doğrudur. İyi bir motivasyon kitabı okurken, rahatlayabilirsiniz. Eserin olumlayıcı önermeleri derin bilincinize iner; size “yapabilirsiniz” denir ve o anda yapabileceğinize inanırsınız. Kısa süre sonra, mantıklı bilincinizin hükmettiği alana geri dönersiniz ve gerçekleriniz size durumun farklı olduğunu haykırır.
Uyanık bilincimizle neye karar verirsek verelim, her zaman derin bilincimizde oluşmuş inançlarımızın baskısı altında yaşarız. Ruhsal Zeka’nın inanma gücü bölümünde bu sistemi anlattım.
İnançlarımız, yıllarımıza yayılan deneyimlerimiz sonucu yerleştiler. Biz ne olduğumuza inanmışsak, her adımımızda o inanç hükmünü icra edecek, ya gücümüzü katlayacak, ya da içimizden güçlü frenler oluşturacaktır. Aklımız, “cesurum” dese de, derin bilinç, “korkaksın, adımına dikkat et” diyecek. “Başarırım” deseniz de, derinden, “bunca başarısızlık deneyimin aksini söylüyor, geri çekil” telkininde bulunacaktır.
Eğer, iyi bir geçmişle, güçlendirici inançlar geliştirmişsek, ne mutlu bize. Cesur, güçlü, sempatik, sorumlu, bilinçli, dirençli, planlı olduğuna inanan, aklının ve kalbinin bu vasıflarla çalışmasını desteklediğini görecektir. Aksi ise, içerden temizliklere girişmediğimiz sürece bir ömür, patinaj yapmak ve frenlere basılıyken gaza basmak gibi kıvranma halinde geçecektir.
Ben şahsen geçmişinden gelen frenleri çok fazla olan bir insanım. Maddi yokluklar, hakaretler, haksızlık ve adaletsizlikler, yalnızlık ve korku tüm çocukluğumu doldurmuştu. Derin bilincimden bu virüsleri temizleme sürecim kolay olmadı; ama mümkün olduğunu gördüm. Siz daha da iyisini başarabilirsiniz.
Bu yolda bir dizi çalışma yapabilirsiniz. Tüm vücudunuzu iyice gevşetip rahatlattığınızda, derin bilincinize yaklaşmış olursunuz. Ne kadar rahatsanız o kadar derinde olursunuz. Hayalinizde yıllar önceki sizi izleyip, yaşadığı olumsuz deneyimleri yeniden yapılandırmayı ve geçmişteki sizin aracılığıyla derin bilincinizi ikna etmeyi deneyebilirsiniz. Oradaki size, o olayların geçmişte kaldığını, artık güçlü olduğunuzu, oradaki sizi belli vasıfları nedeniyle sevdiğinizi, önemseyip takdir ettiğinizi söyleyebilir; aynı onayları başkalarına da söyletebilirsiniz. NLP’nin bu türden frenleri gidermekte işe yarayabilir teknikler ürettiğini düşünüyorum.
İçimizdeki bu türden frenlerin etkisini azaltmak, otomatik olarak irademize hükmetme becerisini doğurmaz. Bu ülkede irade zafiyetinin yaygınlığının, aileden, toplumdan, yaşama biçimimizden ve siyasal söylemden kaynaklanabilen pek çok nedeni vardır. İçinde yaşadığınız bu sistem sizi bazı ahlaki zafiyetlere zorlayabilir. İradeyi çökerten bu zafiyetler neler olabilir diyor musunuz?
-İki yüzlülük: Sevmediğimiz halde, çıkar umduğumuz bir insana takdir sunar mıyız? Hoşlanmadığımız bir kişiye hoş görünmeye çalışır mıyız? Hoşlanmadığımız kişiye nefretimizi haykırmamız gerekmez, ama hoş görünmek zorunda da değiliz. İki yüzlü olmayan, içinde sempati duymuyorsa, nötr (tarafsız-duygusuz) davranabilir. İki yüzlülük, derin bilincimizin karar mekanizmasını çökertir. Derinden, “bunu sevmiyorsun” diyen iradeye “seviyorum” tutumuyla karşılık verince, iradeniz dev bir darbe yiyecektir. Eskiden sevmediğiniz bir varlığı-olguyu artık sevmeye karar vermişseniz, gerekçelerinizi sıralayarak derin bilincinizi ikna edebilirsiniz. İçimiz ya her zaman dışımıza uymalı; ya da uygun değilse, dışımıza içimizin zıddı yerine tarafsız durumunu koymalıyız.
-Yalancılık: İstikrarsızlığı ve iradesizliği derin bilincimizin otomatik tutumuna dönüştüren diğer tehlikeli alışkanlık da yalancılıktır. Tıpkı ikiyüzlülükteki gibi, vicdanınızın söyledikleri, dilinizin beyan ettikleriyle çatışır. Diliniz ne derse desin, vicdanınız, gerçekleri gözlerinizden ve vücut dilinizden dışarıya fışkırtmaya çalışır. Anlayan belki anlar; ama siz içinizdeki iki kimliğinizi birbiriyle savaştırmanın bedelini, vicdan azabı ve içsel gerilim halinde yaşarsınız. Derin bilinciniz bu acıyı daha fazla çekmenize izin vermez ve kısa süre içerisinde, kararını yerine getiremeyen, güçsüz, plansız ve programsız bir insana dönüşürsünüz.
Her zamanda ve şartta ağır bedeller göğüsleyerek doğru söylemek zorunda değilsiniz. Ama, ilkemiz şu olmalıdır: “Ya doğru söyle, ya da sus.”
-Sözünde durmama: Hepimiz zaman zaman kendimize veya başkalarına verdiğimiz sözü tutmamış veya karar değiştirmiş olabiliriz.  Belli bir konuda karar vereceğimizde, tahmin edebildiğimiz muhtemel olumlu ve olumsuz sonuçları hızla zihnimizden geçiririz. Sonuçları hayali bir terazide tartarız ve göğüslemek isteğimiz sonuca gideceğini sandığımız yönde karar veririz.
Eğer net düşünemiyor, sonuçları yeterince somut göremiyorsak, bilgimiz eksikse, kısa süre sonra yeni bilgileri ve farklı sonuç ihtimallerini dikkate alarak karar değiştiririz. Bir insan eyleme geçtiğinde yüzleştiği zorluğu karar anında dikkate almamışsa, ilk adımda kararından vazgeçebilir. Dolayısıyla, insan ne kadar bilinçli ve detaylı düşünerek karar vermişse, sözünü tutabilme ihtimali o kadar yüksek olacaktır.
İçeriği net olmayan, kesin ve keskin analizlere bağlı olarak varılmayan her karar, yakın gelecekte saldırıya uğrayıp değişecektir. Böylece insan sözünde duramayacak, durmamayı seçecek ve bedelini irade gücünün gövdesine birkaç balta savurmakla ödeyecektir.
Bir insanın iradesini iyice zayıflatması için on kez sözünden cayması yeter. Derin bilinci, sözünde durmayan bir insan olduğuna ikna olduktan sonrası kötüdür. Artık karar verse de, içinden, “sen sözünde durmuyorsun, bunu da tutma, küçük bir çıkar farklılığı için sözünü terk et. “Söz verdin diye böyle bir bedel ödemene gerek yok” diyecektir. Bu iç telkinlere uzun süre direnmek her yiğidin harcı değildir.
-Vücut kimyasının bozulması: Vücut kimyamızın irademiz üzerinde büyük etkisi vardır. Gereğinden fazla veya az veya zamansız ve düzensiz uyku sinir enerjimizi tüketir. Düzenli spor yapmamak kas gücünü zayıflatarak vücuttaki toksik birikimleri hızlandırır. Sürekli stres de çok önemli kimyasal maddelerin azalmasına yol açar. Bu şartlardaki kişi hele bir de C ve B grubu vitaminleri eksik alıyor, demir ve çinko kaybına uğruyorsa, iç dünyası büyük bir gerilim yaşar. Bedeni sırtına çöken kamyon boyutunda kaplumbağa kabuğu gibidir. Bu şartlarda istikrarlı irade gösteremezsiniz.
Bir kitap okudunuz, heyecanlandınız ve karar vererek geleceğe yöneldiniz. Yukarıdaki sorunlarla savaşmaksızın kimsenin size yardımcı olabileceğini sanmıyorum. Bu temel tutumlar üzerinde çalışmazsanız, her teknik sonuçsuz kalacaktır.
Benim kitaplarımda yapmaya çalıştığım, okuyucuların inanç düzlemlerine inmeye ve yüksek değerlerini bu düzeyde kendilerine hissettirmeye çalışmak olmuştur. Bir insan kendi değerini fark edip öz saygısını güçlendirebilirse, öz yüksekliğini algılamak için başkasını aşağılamak ihtiyacına düşmez. Eğer, ilahi kudretle de bağını sağlam kurup özgüvenini besleyebildiyse, kimseyi kıskanma ihtiyacı hissetmez.
Böyle olduğu için, kişisel gelişim her zaman manevi gelişimle yan yana sürdürülmelidir. Bir insan, erdem değerlerini geliştirmeksizin kişisel gelişime dalarsa, ağır bedellerden kurtulması zordur. Büyük ihtimalle bireyselleşir, yalnızlaşır, rekabetçiliğe kapılır, büyüklenir; çılgınca kazanmak ve yükselmekten başka bir derdi kalmaz. O zaman da, mağaradaki hazineye ulaşan, ama mağaranın çöküşüyle içeride hapsolan korsanların durumuna düşebilir. Büyük bir şeyi bulduğunu sandığı noktada, en büyük değerleri yitirdiğini görebilir.
Ben bir gelişim yazarı olarak, önce kendi manevi gelişim yolculuğuma odaklanıyorum. Bir yandan geçmişimin üzerimdeki frenleyici baskısını temizlemeye çalışıyorum. Bunun için affetmeyi kullanıyorum. İçtenlikle affettiğim her vakanın zincirleri ruhumdan siliniyor. Affedilmeyecek bir durumsa, ilahi adalete havale ederek siliyorum. Sonra, kendi hatalarımdan kaynaklanan vicdan azaplarımı da içten tövbeyle temizliyorum. Batılılar, buna “kendini affetme” diyorlar.
İkinci adımda, en önemlilerini yukarıda sıraladığım ahlaki değerleri içselleştirmeye ve yaşama şeklimi denetleme girişiyorum. Sıklıkla kendimi gözlemliyor, gıybet, dedikodu, kıskançlık yaşadığımda derhal baştan alıyorum.
Üçüncü adımda ise, irademi güçlendirecek ek eylemlere girişiyorum. Çevremi, amaçlarımı destekleyecek sembollerle dolduruyorum. Resimler, yazılar, bilgisayar, mektuplar, kitaplar gözlerimin önünde oldukça, onlarla ilişkili hedeflerimden kopamam, oyalanamam. Yapacaklarımı her sabah yazıyorum ve gün boyu amaçlarımı, misyonumu hatırlamaya çalışıyorum. Her günüme, bir ömür ve belki de son günüm gözüyle bakıyorum. Hayata Sonsuzluk Yolculuğu kitabında anlattığım pencereden bakınca da, basit oyalanmalar ve küçük sorunlar gözlerimin önünde iyice küçülüyor.
İnsan, yeryüzünün gördüğü en muhteşem ilahi sanat eseridir. Yaradan eserleri arasında ayırım yapmaz. Herkes aynı iki insanın neslindendir. Büyük şairin küçük şiiri olmaz. Mevlâna şöyle der: “Karınca Süleymanlık dilerse, hor görme, himmetine bak.” Demek ki herkesin büyüklüğü, gayretiyle orantılı olacaktır.
EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD İSTEME BENDEN MAKBER,     SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER...     (MEHMET AKİF ERSOY)

Çevrimdışı gurişe

  • SMOD
  • Milli Horoncu
  • ****
  • İleti: 485
  • Teşekkür 37
  • Kötü gerçek, iyi yalandan iyidir.
Ynt: Gülümsemeye söz veriyorum - Dr. Muhammed Bozdağ
« Yanıtla #13 : 27 Ocak 2009, 22:13:12 »
çok güzelmiş.bu gülümsemek..hiç bunları düşünmemiştim.ama.galiba biz güleç yüzlü insanlarız..

gülümsemek gerçekten önemli.

Baş ağrısı diz ağrısını yener ..

 

Yöremizden.com | HoronTUBE | Morjee Fashion | cengiz kurtoğlu dinle | ilahi dinle | sohbet odaları | guzel sozler | sesli sohbet | Sohbet | sohbet odaları | mynet sohbet | aşk sözü sohbet | canlı sohbet Chat | Sohbet | kadıköy acil | Bordomavi.net | Ofhayrat.com | Forum Çaykara | hayrat.net | sohbet | Sohbet | Netkeyfim.com | Sohbet | Chat | kış bahçesi | Soğuk Sandviç | Kumanya Paketleri | Kütük ev | Devekuşu | Bardak Mısır Standı