Ilık bir yaz gecesi... Çanakkale iştiyakıyla içimiz kıpır kıpır yollardayız.
Küçük bir otobüste otuz kişiyiz. Saros Körfezine nazır bir tepede sabah namazı için mola veriyoruz. Burası Çanakkale havasını bülbül sesleri arasında ter temiz soluduğumuz bir yeşil deryasının kenarında...
Sabahın serinliğini hâlâ tazecik, sıcacık duran şehit kanlarını yalayıp gelen hafif esinti biraz ılıtır gibi...
Heyecanla benzin istasyonuna koşuyoruz. Tuvalet var, lavabo var, fakat namaz kılacak bir yer yok.
Yol arkadaşımız Yaşar Bey, "Mescidiniz nerede?" diye soruyor.
Benzinci genç bu soruya tuhaf bulduğunu tavrıyla da vurgulayarak, "Burada mescid yok!" diyor.
Garipseme sırası Yaşar Beye geliyor:
"Artık her benzinlikte mescid var. Niçin sizin mescidiniz yok?"
Delikanlı yine umursamaz bir tavırla bizleri çok üzen ve düşündüren şu cevabı veriyor:
“Burası Trakya toprağı abi…”
Evet burası Trakya toprağı idi, ama tarih boyunca kaç kere şehit kanlarıyla sulana sulana Müslüman Türk vatanı olmuştu.
Mescidsiz benzinci ve şehit kemikleri
Trakya toprağı dediğiniz yerde bir Gelibolu vardı ki, sırf orada dökülen mübarek şehit kanları, sadece Trakya’yı değil, bütün Anadolu’yu Müslüman yapmaya yeter de artar bile...
Mescidsiz benzincinin cevabıyla şehit kemiklerinin, ya da ruhlarının dehşetle ürperdiğini hisseder gibiyiz.
Fakat, tazelenen abdestlerle iyice kendimize geldikten sonra, dünyanın en geniş ve kubbesi en yüksek mescidinde namazını kılıyoruz.
Bütün yeryüzü bizim için mescid kılınmamış mıydı?
Ve Çanakkale'de, anadan, yardan, serden geçenler bu yeryüzü mescidini koruma uğruna kara toprağın bağrına düşmemişler miydi?
İlk defa görüyor heyecanı
Yol boyunca altı saat gözümü kırpmamıştım.
Sanki o güzel beldeyi ilk defa görüyormuşçasına heyecan içindeydim.
Yol arkadaşlarımızın büyük bir bölümü de aynı şevkle kanatlıydılar.
Nihayet, yeşille mavinin tatlı ahengini gözlerimizin önüne emsalsiz bir güzellikle seren Çanakkale Boğazı kıyılarına ulaşıyoruz.
İlk durağımız Akbaş Şehitliği oluyor.
İri çamların altında yatan bu Mehmetçikler, daha savaşa giremeden, yirmi kilometre kadar uzaktan top atan düşman gemilerinin ateşi altında kalmışlar.
"Şehitlerimizin ruhuna fatiha!"
Şehitliği çeviren duvarların üzerindeki top gülleleri insana değişik duygular ilham ediyor.
Milli Parklar Müdürlüğünün oraya koyduğu levhada şu cümleler var:
“Sayın ziyaretçi! Bu şehitlik içerisinde, aziz şehitlerimiz elbiseleriyle topluca defnedilmişlerdir. Lütfen, ziyaretlerinizi huşu ve sessizlik içinde yapınız. Çevreyi temiz tutunuz. Şehitlerimizin ruhuna fatiha…”
İnsanları sessiz olmaya, çevreyi temiz tutmaya çağıran bu levha içimizi birkez daha sızlatıyor.
Aslında bu iç sızısını İngiliz mezarlıklarını gezip gördükçe daha bir derinden duymamak imkansızdır.
Tam 33 adet İngiliz Mezarlığı pırıl pırıl, bakımlı, ihtimamlı...
Fransa, mezarlığı ve anıtı da öylesine...
Mehmetçiğe layık abide
Mehmetçik için yapılan mezarlıklar, anıtlar, onun gönlündeki muhteşem tevazuya denk bir sadelikle...
Ya da onu temsil edemeyecek kadar basit, bakımsız, küçük...
Fakat, ne kadar büyük ve ihtişamlı olsa da, Mehmetçiğe layık türbeyi ve abideyi nasıl yapacaktık?
Ona yapılacak mezar, dikilecek abide, ancak manevi olabilir, kudsi olabilir ve ancak gönüllerde bulunabilir.
“Tarihe bile sığmayacak” bu kahramanları, görkemli abidelerle temsil etmek mümkün mü?
Geridekilerin vefasızlığı
Ancak, geride bıraktıklarının bir vefasızlığından da söz etmemek imkânsızdır.
Zira İngilizler ve Fransızlar ilk fırsatta gelip ölülerini gömmüşler.
Mehmetçiğin aziz naşı ise, hâla uğruna öldüğü topraklarda bir yer bulamamış gibidir.
İsimleri unutulmuş, cisimleri de tabiatın bağrında kalakalmış...
“Türklerde cenazeye hürmet ve alaka yok galiba!”
Kendi ölülerini gömen İngilizlere “Türklerde cenazeye hürmet ve alaka yok galiba” dedirtecek bir ilgisizlik yıllar yılı sürüp gitmiş...
Biz, 15 Haziran 1997 tarihinde bile, sürülmüş tarlalardan toplanmış şehit kemiklerini gördük orada…
Onları kendimizce dualarla Nuri Yamut Şehitliğinin bir kenarına defnettik arkadaşlarımızla, utanarak...
O mübarek şehitlerin ruhaniyetlerinden binlerce defa özürler dileyerek...
Bir Abidenin serüveni
Evet, bizler vefasız torunlar olduk. Zira, Çanakkale'ye dikilen şehitler abidesinin projesi 1944'te yapılmış yapım işi için ciddi toplantılar 1952'de başlamış, 1954 yılında da temeli atılabilmişti.
Milletten toplanan paralarla atılan temele müteahhitler fesat karıştırmışlar, kalitesiz beton kullanmışlardı.
Temelin takviyesi kararlaştırıldı. Müteahhitler işi bıraktılar. Fakat abide için fakir fukaranın, üniversite talebelerinin, topladığı paralarla alınan 42 ton demir ve 122 metreküp kereste kaybolmuştu.
Sonradan bu malzemenin karaborsada fahiş fiyatlarla satıldığı anlaşılmıştı.
1958'de abidenin yapımı başka müteahhitlere havale edildi.
Toplanan yardımlarla yapılan bir abide
Bu anlaşmaya göre abide 1958 yılı Temmuzunda bitirilecekti.
Ancak, 1958 yılı içinde inşaat parasızlık sebebiyle tatil edilmişti. Milliyet gazetesi muhabiri üzerine, olay kamuoyuna yansıdı.
Aynı gazetede yazan Refii Cevad Ulunay'ın içli yazısı, gazeteyi okuyucularının zorlamasına sebep oldu.
Başta üniversiteli gençler olmak üzere bütün okuyucular Milliyet’in bu iş için bir kampanya açmasını istiyorlardı.
Oysa ki gazete kısa bir önce başka bir yardım kampanyası açmış ve beklenen neticeyi de alamamıştı.
Bu bakımdan, gazetenin bu konudaki milli hassasiyeti sezemeyen yöneticileri endişeliydiler.
Çanakale Şehitlerini Unutmamıştık
Sonunda, yüz bin lira toplamak maksadıyla kampanya başlatıldı. İhtiyacın 900 bin lira olduğu da duyurulmuştu.
Garip ve fakir millet beklenenin çok üstünde verdi, hem de aşkla, şevkle verdi.
Çanakkale şehitlerini unutmadığını gösterdi. Ancak, zenginlerden pek ses çıkmadı. İlkokuldan üniversiteye kadar bütün öğrenciler harçlıklarından keserek, boğazlarından kısarak yardıma katıldılar.
Sanatçılar, esnaf, memur, neticede bir buçuk milyon liradan fazla topladı.
Okullar arası yardım yarışında Galatasaray Lisesi birinci geldi. İstanbul Belediyesi ve Büyük Millet Meclisi de, beklenen kadar olmasa bile katıldılar ve iki buçuk milyon liraya yakın para toplanmış oldu. Nihayet 1960 yılı yazında abide çevre düzenlemesi ve yolu yapılamayarak da olsa açıldı. Çanakkale Zaferinden tam 45 yıl sonra... Oysa ki. Fransızların Mezarlığı ve abidesi 1930'da açılmıştı. İngilizlerin otuz küsur mezarlığı ve abideleri ise, onlardan da önce ele alınmış ve açılmıştı.
“İsimleri unutulmayacak" olanlar
Mehmetçik vatan savunmasında şehit olmuştu.
Ondan yularca önce mezarlığa ve abideye kavuşanlar ise saldırgan ve istilacı durumunda idiler.
Buna rağmen onların mezarlıklarının kapısında. "Onların isimleri asla unutulmayacaktır" diye yazılmıştır.
Gerçekten de, bütün İngiliz ve Fransız ölülerinin, pek azı hariç isimleri, künyeleri tek tek yazılmış, hatıralarına büyük bir sadakat gösterilmiştir. Bizimkilerin ise bilinenleri ve adı tesbit edilenleri pek azdı.
Onlar, hayatlarında olduğu gibi vefatlarında da namsız, nişansız Hakka yürümüşlerdir.
Yazdıkları esere, gurur olmasın diye adını yazmayan ecdadı gibi, zaferini adeta imzalamak istememiş, mükafatını sadece Rabbinden beklemiştir.
Ne acıdır ki, onları ziyarete gelmiş torunları, mezarlık duvarlarını "Aşkım Benim", "Ayten seni çok seviyorum", "Savaş oldu burada" gibi anlamsızlıklar kirletiyorlar.
Nereden nereye gelmiş bulunuyoruz?
Allah’tan ki bunların sayısı az.
Bizim ziyaretimiz esnasında da grup grup okul öğrencileri öğretmenleriyle geliyorlar, büyük bir hürmetle ziyaretlerini yapıyor, verilen bilgileri ilgiyle izliyorlar, halta ayrılırken Fatiha da okuyorlardı.
Şehitler Abidesi’nin zemininde bulunan müzeyi geziyoruz.
Savaşı hala canlı ve taze tutan birçok hatıra yanyana dizilmiş.
El, kol kafatası kemikleri, hâlâ kurşununu üzerinde taşıyan parçalar bir arada...
Evet, bir kan ve can pazarından kalanlar bile, Çanakkale Savaşları hakkında bir fikir verebiliyor.
Cennete vize almış yüzbinler
Her şehitlikte dedesinin adını, taşını, izini arayan eşimin günün sonundaki hüznü ise, tarifsiz kederlerle doldurdu içimi.
Genç yaşında Çanakkale cehenneminden inşallah Cennete vize almış olan yüzbinlerle birlikte dedenin ruhuna fatihalarımızı yolluyoruz.
Kimbilir bastığımız toprağın neresinde dede, dedelerimiz…
Bunu bilmek, bulmak imkânsız.
Ancak, kesin olarak bildiğimiz bir şey var ki, bütün bu yarımada, bütün Çanakkale toprağı top yekûn bir türbedir Mehmetçiğe...
Evet, şairimiz ne kadar haklı: "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı…
"Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı…”